ozgur ile telli turna hikayesi

1.

etkileyici güzel bir hikaye.(okuyan gözlere şimdiden sağlık)

özgür ile telli turna

güzel bir bahar sabahı, kuşlar o dal senin bu dal benim uçuşmaya, ötmeye başladığında. yemyeşil ağaçlar, rengarenk çiçekler kırlara yeni bir hayat sunarmış, güller, sümbüller, süsenler, papatyalar, küstüm çiçekleri, menekşeler kokularını etrafa saçmak için adeta biribirileriyle yarışırlarmış.

işte böylesine güzel bir bahar sabahı özgür’ü getirip pınarın başına bırakıp gitmişler. özgür epeydir insanlardan ve akranlarından uzak, yalnız başına düşünmeyi, hayal kurmayı seven bir çocuk olup çıkmış. anası ile babası her gün onu sırayla getirip yelpınarın başına bırakır işlerine giderlermiş.

için için büyüyen bir özlemle suyun sesini, rüzgarn sesini, kuş seslerini dinlermiş özgür. bulutlara bakıp şekiller çıkarırmış, çiçekler koklarmış, hanidir gökyüzüne bakıp kuş olup uçmak ve hayalde olsa başka bir dünya içinde kendini bulmak istermiş…

özgür birgün pınar başında oynarken ağaçların arkasından bir ses duymuş. sanki bir tavşan kaçmış. sanki bir dal kırılmış. sanki bir kuş havalanmış. bir hışırtı duymuş ve merak edip gözünü oraya dikmiş “bu sesi ne çıkardı?” diye ama bir şey görememiş.

ertesi gün özgür’ü getirip pınarın başına yine bırakıp gitmişler. özgür pınarın başında hayallere daldığı sırada ağaçların ve çalılıkların arkasında yine bir ses duymuş, bir gürültüyle beraber bir ses ve ardından çocuk sesini andırır bir çığlık kopmuş. korkmuş özgür…

sık ağaçların ön tarafında öbek öbek çalılar ve bitkiler varmış. o çalıların gerisinde de kocaman bir ormanı andırır ağaçlık. heyecanlanmış özgür ve yine merak etmiş, acaba “bu ses nerden geldi ve ne çıkardı?” diye.

ağaçlık ve çalılara doğru uzun süre bakmış ama bir şey görememiş. biraz korkmuş. çünkü bahar ve yaz ayları, ayı, yabani domuz, kurt , tilki, sansar gibi daha bir sürü yabani hayvan barınırmış köyün etrafındaki vadilerde. fırsat bulduklarında gece vakti zaman zaman köyün taa içlerine doğru indikleri de olurmuş.

ağaçların arasında garip garip sesler çıkmaya devam etmiş. özgür düşünmüş sonra yavaşça diz ve ellerinin üzerinde emekleyerek ağaçlığın olduğu yere gelip bakmışki, ne görsün leylek büyüklüğünde, uzun bacaklı, zarif boyunlu, parlak, duru güzel gözlü bir kuş. başının arka tarafında geriye doğru sarkan zülfü ile tepesi, kanatlarının ucu, boynunun bir bölümü kara renkte ve kanatlarında göz alıcı, mâvi, kırmızı, yeşil tüyleri olan kanatları pırıl pırıl hayatında ilk defa gördüğü güzel bir kuş. zavallı kuş yaralı olarak tilkinin saldırısından kendini korumaya çalışarak kanatlarını çırpar dururmuş ama uçamazmış. bir kanadı kırık ve yerde sürüklermiş, yaralı olduğunu ve aksadığını farketmiş özgür.

tilkiye karşı bir ölüm kalım savaşı veren güzel kuş, son gücüyle direnip, karşı koyarmış gagasıyla. o an yüreği titremiş özgür’ün, ayağa kalkamadığına hayıflanmış, ayağa kalkıp kuşa yardım edemediğine. ama ne pahasına olursa olsun onun kurtulması gerektiğini düşünmüş, avazı çıktığı kadar bağırarak, yerden aldığı taşı var gücüyle fırlatıvermiş tilkiye doğru. taşın çıkardığı gürültüyle beraber neye uğradığını şaşıran tilki kurtuluşu kaçmada bulmuş. kuş da aksayarak çalılıkların arkasına girip gözden yitivermiş.

özgür kulak kabartıp soluğunu tutmuş. yüreği çarpmış heyecandan..sonra yavaş yavaş doğrulup ordan gelecek bir sese kulak kabartmış ama ses çıkmamış. saatlerce gözünü oradan ayırmadan bakmış. “ahh! keşke yürüyebilseydi” diye iç geçirmiş özgür, “gidip çalılıkların arasına bakıp yardım edebilseydim.” demiş kendi kendine…

bacakları tutmazmış özgür’ün, henüz 8 yaşlarında iken tırmandığı kavak ağacında kırılan dalla birlikte taşların üstüne düşmüş ve işte o günden sonra yürüyememiş özgür. ailesinin doktora götürecek parası olmadığı için köyde eski usüllerle kırılan belini sıkı sıkıya sarıp sarmalamışlar ve bir süre sonra açtıklarında belini özgür'ün felç olduğu anlaşılmış ama iş işten geçmiş, nereye götürmüşlerse, bir çare bulamamışlar. özgür, biraz cehaletin, biraz da yoksullığun kurbanı olmuş anlayacağınız. o günden sonra yürüyememiş, okula bile anne ve babasının sırtında gidip gelmiş.

özgür kulak kabartıp soluğunu tutmuş ve yüreği çarparak beklemeye koyulmuş… sonra bir ses duyunca yavaş yavaş doğrulmuş. ne görse beğenirsiniz, inci boynunu uzatmış güzel mi güzel bir kuş. ilk kez görmüşmüş böyle güzel bir kuşu. kuş oldukça ürkek ve şaşkın bir şekilde bakıp, incecik uzun bacaklarının üzerinde titreyerek, gözlerini özgür’e dikip karşısında kıpırdamadan durmuş…

o anda göz göze gelmişler. özgür’ün hayran hayran bakışı ve sıcacık gülümseyişi, bu güzel kuşu büyülemiş sanki. kuş gözlerini iri iri açmış özgür’e bakmış. bakışları tatlı ama o kadar da hüzünlüymüş. özgür pek duygulanmış. şimdi tek korkusu o olağanüstü güzel kuşu ürkütmekmiş. kıpırdamaktan bile çekinmiş. sonra cesaretini toplayıp usulca elini uzatmış, utana utana okşamaya yeltenmiş. o an sanki düş görmüşmüş özgür. büyülenmiş adeta, bir süre bu büyünün etkisinden kurtaramamış kendisini.

sonra kuş aksaya aksaya sık ağaçlara doğru tekrar ilerlemiş. kaçacak diye düşünmüş özgür. “gitme güzel kuş, korkma sana bir şey yapmam, gel arkadaş olalım. bak yürüyemiyorum, üstelik arkadaşımda yok. öyle yalnızım ki”, diye seslenmiş ardından…
güzel kuş olduğu yerde durmuş, özgür’ü anlıyormuş gibi dinlemiş sanki. sonra yavaş yavaş özgür’e doğru yürümeye koyulmuş, özgür’ün yanına gelip durmuş. hiç de öyle korkar görünmezmiş. bu defa özgür şaşırmış. kuş özgür’e iyice yaklaşmış. sonra durup gözlerini özgür’e dikmiş…
güzelim kuş bir ara kaçacak gibi olmuş, sonra birden başını yine özgür’den yana çevirmiş, başını oynatarak boynunu uzatmış özgür’e doğru. iyice yaklaşmış, özgür’e doğru kararsız bir kaç adım atıp, tam yanıbaşında durmuş. güzelim bakışlarıyla özgür’ü süzmüş, “turnalar dostlarını bakışlarından tanırlarmış” derler...
“güzel kuşum” demiş özgür. “ korkmuyorsun değil mi? bırakıp gitmeyeceksin beni?” sonra kuş, anlamış gibi uzun gagasını uzatmış. özgür’ün saçlarını koklar gibi yapmış, gagasını yüzünde, saçlarında gezdirmiş… özgür sevinçten havalara uçmuş…

özgür, yavaşça elini o ipeksi kanatlarının üzerinde gezdirmiş. kuş başını eğmiş. başı özgür’ün omuzuna değiyormuş neredeyse. kuşun, kanayan yerini gömleğinden yırttığı bir parçayla sararak, babasının geleceği saati beklemeye koyulmuş özgür.

akşama doğru özgür’ü almaya geldiğinde şaşkınlığını saklayamamış babası. bu kuşun telli turna ve göçmen bir su kuşu olduğunu söylemiş … sonra diğer hayvanlardan zarar görmemesi için sık ağaçlar arasında kuşa geçici bir yer yapmış babası. oğlunun gözlerini parıldatan sevinç, son derce mutlu etmiş onu. sonra, kuşu tutup içine koymuşlar… “korkma güzel kuş yine geleceğim, seninle dost olacağız.” deyip evin yolunu tutmuşlar baba oğul.…
o gün sevinçten sabaha kadar gözünü uyku tutmamış özgür’ün, aklı fikri turna daymış. dört gözle sabahın olmasını bekleyip kuşu ile başbaşa olmayı tasarlamış. beyni ile düşünmüş, beyni ile duymuş. “şimdi o zavalı kuş acaba ne yapıyor? kırık kanadı çok acı veriyormu mu? beraber uçup konduğu sürüsü onu arıyor mu? arkadaşları annesi babası onu aralarında görmeyince konuşup ağlıyorlar mı?” diye turna kuşun tüm olumsuzluklarının acısını yüreğinde duymuş. ne türlü yatsa rahat edememiş...

özgür artık mutluymuş, bir de kırık kanadı sarılsa keyfine diyecek yokmuş. her sabah olduğunda sabırsızlıkla kuşuna kavuşmasını beklermiş. her akşam kafasında hep telli turnanın hayaliyle yatağa girip uyurmuş.
ilk günlerde telli turna’sı tedirginmiş, “ah keşke kucağına aldığında rahat olsa, ürkmese, elini uzattığında korkmasa, öpebilse, okşayabilse, iyi arkadaş olsalar ve bütün gün beraber oynasalar, beraber konuşsalar’’, diye düşünürmüş özgür…

gün geçtikçe yavaş yavaş telli turna’nın tedirğinliği, ürkekliği azalmış ve bir süre sonra tamamen alışmış özgür’e, hiç ayrılmamış artık. özgür yüreğini saran bu mutluluğun içine sığmadığını hissedermiş, yere göğe sığmazmış sevinci. saz çalmaya başlamış özgür, turnalar üzerine türküler öğrenip söylemiş, yüzü gülermiş sürekli. bu duruma en çok da annesi, babası ile aşkadaşları sevinmişler.

telli turna gece gündüz özgür’le yatıp, özgür’le kalkarmış artık. ötüşü mutlu edermiş özgürü, günün her saati, neşe saçarmış yaşamına. en yorgun olduğu sabahlar bile sevinçle uyanmış. “ne güzel onunla uyanmak allahım, ne hoş ona yakın olmak, onun güzelliğini doyasıya seyretmek her sabah” deyip sonsuz mutluluğunu dile getirirmiş.

yaşamı inanılmaz sevmeye başlamış özgür. artık o eski mutsuz, acı çeken özgür değilmiş. o eski özgür gitmiş, yerine mutlu, umut dolu, sevinç dolu bir özgür gelmiş.

baharın verimli ayları, yağmur yüklü bulutlar bir taraftan bir tarafa koşuşup durduğunda, bahar yelleri esmeye başlamış, ardında şimşekler ve yağmur yağmış, yağmurdan sonra pırıl pırıl güneş görünmüş gökyüzünde...
özgür kırlara çıkmak istemiş telli turnasıyla…
kırlarda çiçeklerin içine götürüp bırakıvermiş babası özgür’ü telli turna’sıyla… artık sıra telli turna’nın özgürçe uçmasına gelmiş, bırakıvermiş kırların orta yerine telli turnayı. özgürce istediği kadar uçabilir, istediği yere gidebilirmiş. fakat nedense uçmamış, sadece bir iki kez kanatlarını çırpmış durmuş. özgür uzun bir sure telli turna’sının uçmasını beklemiş, arada bir kanatlarını açmış ama uçmamış. o an yüreği burkulmuş özgür’ün, “yoksa oda mı kendisi gibi kötürüm olup yerde kalacak?” diye hayıflanmış. sonra bir iki deneme daha yapmış ve havalanmış.
ne var ki çok yükseklere çıkamamış, ne zaman havalansa, yükselmeden özgür’ün yanına gelip konmuş. kısa uçuşlu bu alışmalar bir kaç gün sürmüş. sonra alışmış, uzaklara, gökyüzünün derinliklerine doğru uçmaya başlamış. o havadayken özgür’ün içi içine sığmamış. bazen sevinçle çoşmuş, bazen ağlamış sevinçten. özgür, sevincini, büyüklerin anlıyamayacağı mutluluğunu yaşamış, telli turna’sının kırlarda uçup uçup geri gelmesiyle, dünyalar onun olmuş...
leylekler, kazlar, sürü sürü göçmen kuşlar geçip giderlermiş üzerlerinden. telli turna gökyüzüne bakıp bakıp durmuş… her gün telli turna’sını kucağına alır okşar, sonra havalara fırlatırmış. kuşu uçup gider ve havada döner döner döner, sonra tekrar döner gelirmiş…

eve dönmeden önce kuşu gelmemişse iki parmağını dudaklarının arasına sokarak tiz bir ıslık öttürür, gökyüzünde kaybolan kuş, ok gibi o anda yükseklerde çıkar gelirmiş. havalar güzel, kırlar rengarenk çiçekle doluymuş…

derken aradan günler, haftalar, aylar geçip gitmiş, özgür’ün mutluluğuna her geçen gün bir mutluluk eklenmiş, bir yıldır candan iki dost, candan iki arkadaş olmuş ikisi.… özgür’ün telli turna’yla arkadaşlığı, dostluğu tüm çevre illere de yayılmış. çevre illerden bile özgür’ü ve telli turnayı görmeye gelenler olurmuş…

turnaların her geçişinde telli turna sabırsızlaşırmış, kanatlarını çırparak havalanıp turna sürüsüne katılır, turnalarla yarışır gögün mavilikleri arasında yitip gidermiş, sonra yine alçalır gelip özgür’ün kucağına inermiş.

özgür’le telli turna’nın yanıbaşında mutlu, aydınlık baharlar, yazlar ve sonbaharlar geçip gitmiş. derken bir gün telli turna aniden bastıran fırtınayla birlik, esen şiddetli rüzgarda, bir turna sürüsünün peşinde havalanıp kanatlarını çırparak gözden kayboluvermiş. turna sürüsüne katılmış telli turna gökyüzünde bir nokta olup kayboluncaya kadar izlemiş özgür.

pınarın çağıltısı ve ağaçların dallarını inleten rüzgarın uğultusu altında bir başına kalmış özgür, akşama kadar beklemiş, beklemiş ama telli turnası dönüp gelmemiş.
sürekli parmaklarını ağzına sokup ıslık çalmış, çağırmış telli turna’sı dönüp gelmemiş. bu uzun gecikme özgür’ü kaygılandırmış. dokunsalar ağlayacakmış. telli turna’sının dönüşünü sabırsızlıkla beklemeye koyulmuş yinede…

dakika dakika tedirginleşmiş özgür, iki büklüm olmuş, boynu bükülmüş “ ya başına bir iş gelmişse, ya dönüp gelmezse o zaman ne yaparım, nasıl yaşarım” diye ağlamış özgür…

“ağlama oğlum, fazla uzaklara gitmiş olamaz, göreceksin dönüp gelecek, fırtınada yönünü şaşırmış olabileceğini söylemiş ”babası…

umutsuzca sevinmiş özgür, doğrulup gökyüzüne bakmış. fakat tüm beklentileri boşa çıkmış. akşam olmuş turna kuşu dönüp gelmemiş…
özgür’ün yüreğine kocaman bir kor düşmüş, alev alev yanmış nazlı yüreği.
babası oğlunun yanarcasına, kavrulurcasına üzülmesine dayanamaz dışarı çıkıp çıkıp gökyüzüne bakarmış. turna kuşunu göremeyince yeniden yeniden buruk bir acıya gömülürmüş.

ama bir sabah olmuş ki uyanamamıştır özgür onun sesiyle, pencereye uzanıp puslu ve yaşlı gözlerle aramıştır. “mutlaka çıkıp gelirdi nasılsa önemli değil” diye kendini teselli etmeye çalışırmış. beklemeler devam etmiş pencere önünde, ama hava kararmış. onu görmeden gelen geceler ne kadar acı, ne kadar da hüzünlüymüş meğer.

gece uzun bir süre uyuyamamış özgür, ertesi sabah yine hüzünle uyanmış, yoksa onu terk mi etmişti turna’sı? hem de onca sevgisine rağmen.
artık turna’sından ne bir haber almış, ne de bir başka iz, kalakalmıştır büyük sevgisi ve yüreğini tutuşturan özlemiyle bir cehennemin ortasında yapayalnız, o mutlu, umutlu günleri sona ermiş, onsuz hayat cehennemden faksız olmuş özgür için…

günler geçip gitmiş, turna’sı yokmuş artık, turna’sından umut kesilmiş. ağlamak istermiş ağlayamazmış, dokunmak istermiş dokunamazmış. tüm ateşini atıp içine, onca sevgiyi, özlemi hapsetmiş bedenine. ama artık onu delice sevmenin, özlemenin faydası yokmuş, ona delice yanmanın da.

çünkü turnası artık uçup uzaklara gitmiş, kardeşlerinin yanındadır belki, belki başkalarıyla arkadaş olmuş artık o. ve bir daha ne arayacaktır, ne de anacaktır… diye düşünüp dururmuş…

derken yine günler, haftalar, aylar, geçip gitmiş, telli turna’sı gelmemiş. her geçen gün büyük bir özlemle, tutkuyla beklemiş. sürü sürü göçmen kuşlar gelip geçmiş gökyüzünde telli turna yokmuş. bütün neşesi, sevinci, yaşama hevesi kaybolup gitmiş, artık hep susmuş, konuşmamış, günden güne suskunluğa bürünmüş özgür.

artık turnasından umudu iyice kesmiş özgür ve yemeden içmeden de kesilivermiş, içini kemiren bir hasretle gökyüzüne bakıp durmuş gözyaşları içerisinde. aradan haftalar, aylar geçmiş, ne yaparlarsa yapsınlar bir türlü avunmazmış. özgür’ün yüreği bomboşmuş, acılar içinde kıvranırmış. hastalanıp yataklara düşmüş sonunda. babası, annesi günlerce başını beklemişler. neyi var neyi yok satıp doktor doktor gezdirmişler ama bir türlü iyileşmemiş özgür. günden güne durumu daha da ağırlaşmış. sonunda alıp köye getirmişler özgür’ü. köyün bütün çocukları toplanıp teselli etmeye çalışmış, adaklar adayıp yatırlara, dua etmişler özgür için ama değişen bir şey olmamış. özgür iyileşmemiş bir türlü…

özgür gün gün zayıflamış, yataklardan çıkmaz olmuş “ne istiyorsun özgür oğlum.” dermiş anası ‘’kuşumu istiyorum anam ne zaman gelecek’’ diye sızlanırmış ‘’gelecek kurban olduğum, gelecek’’ dermiş anası gözyaşları içerisinde.

‘’içim yanıyor ana onu çok seviyorum, çok özledim.’’ dermiş,her gün. anası bir bardak soğuk su verirmiş ama ‘’bu benim yüreğimi ferahlatmıyor ana yüreğimin yangınını söndürmüyor ’’ dermiş.… ‘’ana kuşum niye gelmiyor,’’ ‘’gelecek oğul bahara gelecek’’. ‘’gelmiyor anam unuttu beni.’’ ‘’gelecek oğlum…’’ ‘’ya gelmezse ölürüm anam…’’ anası yüzünü duvara çevirip “ağzından yel alsın bu nasıl söz oğul” dermiş… o günden sonra her gün özgür’ü pınar başına götürmüşler, özgür her gün büyük bir özlemle telli turna’sını beklemiş.

ve günler geçip gitmiş öylece, bahar ayları yaklaşmış… özgür konuşmamış artık, hep susmuş, her geçen gün biraz daha erimiş… gözlerini gökyüzüne dikip susmuş. susmuş… susmuş… günlerce, aylarca tek kelime etmemiş. ve bir daha da hiiiç konuşmamış…

bir sabah erken köyün içini bir telaş kaplamış özgür’ün öldüğü dalga dalga yayılmış her tarafa…köyde büyük, küçük, kadın, erkek herkes pınar başına toplanıp ağlamış… köylüler pınar başında mezarını kazıp özgür’ü koymuşlar mezara... anası, ah yavrum!.. oğul balım, birtanem, cigerparem deyip ağlamış durmuş…

her gün bir demet kır çiçeği toplayıp oğlunun mezarına gitmiş anası gözyaşları içerisinde. hem yürürmüş hem de düşünürmüş. “işte şu ağacın altında şöyle demişti.” ve işte bu yolun başında dinlenmişlerdi…” “işte orda şöyle demişti” “ana kuşum ne zaman gelecek”. “burada turna türküsü söylemişti”. dağ, bayır, pınar hepsi, hepsi yerinde dururmuş yalnızca özgür yokmuş. her gün özgür’ün sevdiği bir demet kır çiçeğini toplayıp mezarının üstüne bırakıverirmiş.

bir sabah yine mezara varmış ve bakmışki iki telli turna oğlunun mezarının üstüne konmuş acı acı ötmedeymiş. biri yabancıymış ama öbürü oğlunun telli turna’sının ta kendisiymiş. gözlerine inanamamış, yoksa bu bir rüyamıydı. sel olup akmış gözleri anasının, sonra telli turna’ya elini uzatıp onu tutmak, okşamak, öpmek ve oğlunun hasretini gidermek istemiş. ama güzel telli turna el uzanır uzanmaz kanat çırparak havalanmış, uzak göklere gitmiş. ana, onu uçsuz bucaksız gökte, bir nokta kalıncaya kadar gözleyip gözden yitirmiş…

ve işte o gün bu gündür her mevsim yüzünü bahara döndüğünde iki telli turna gelip özgür’ün mezarının başına konup acı acı öter ve sonra da uçup giderlermiş…

   1ronin   05.09.2007 19:35
   #653986
 
reklamı kapat

yazdır